Getting used to it ne demek? Alışmak, kabullenmek ve toplumsal hayat
Bazen yeni bir yere taşınırız, insanların konuşma biçimine yabancılık çekeriz, gürültülü bir sokağın sesinden rahatsız oluruz ya da başlangıçta bize tuhaf gelen bir davranışın zamanla sıradanlaştığını fark ederiz. Sonra kendimize, “Artık alıştım” deriz. İngilizcedeki “getting used to it” tam olarak bu deneyimi anlatır: “ona alışmak”, “buna alışıyor olmak” ya da bağlama göre “artık alışmaya başlamak”.
Fakat sosyolojik açıdan bu basit bir alışkanlık meselesinden fazlasıdır. Çünkü neye alıştığımız, nasıl alıştığımız ve alıştığımız şeyin gerçekten “normal” olup olmadığı, içinde yaşadığımız toplumsal yapılarla yakından ilişkilidir. Bazen bir ortama uyum sağlarız; bazen de eşitsizliğe, ayrımcılığa veya baskıya öylesine uzun süre maruz kalırız ki bunlar görünmez hale gelir.
“Getting used to it” yalnızca alışmak mı?
Merhaba değerli ziyaretçiler, Evindelisi sayfasında Getting used to it ne demek konusunu masaya yatırıyoruz.
Alışkanlık ve toplumsal norm
“Getting used to it” ifadesinin merkezinde alışma bulunur. Tekrarlanan bir durum karşısında verdiğimiz tepkinin zamanla azalmasına psikolojide habituation, yani alışma/alıştırma süreci denir. :contentReference[oaicite:0]{index=0} Sosyoloji ise bu süreci daha geniş bir soruyla ele alır: İnsanlar neden belirli davranışları zamanla “normal” kabul eder?
Çünkü toplumsal normlar bize yalnızca ne yapacağımızı değil, neyi garip bulacağımızı da öğretir. Sıraya girmek, yaşça büyük birine nasıl hitap edeceğimiz, işyerinde kimin konuşmasının daha fazla ciddiye alınacağı gibi davranışların önemli bölümü öğrenilir ve tekrar yoluyla doğallaşır.
Alışmak ile kabullenmek arasındaki fark
Burada önemli bir ayrım var: Bir şeye alışmak, onu onaylamak anlamına gelmez. İnsan haksız bir çalışma düzenine, ekonomik güvencesizliğe veya ayrımcı bir söyleme alışabilir; fakat bu onun adil olduğunu düşündüğü anlamına gelmez.
Hatta sosyolojik açıdan asıl ilginç soru bazen şudur: Bir toplumda insanlar hangi eşitsizliklere alışmıştır? Kültürün eşitsizlikleri sürdürmedeki rolünü inceleyen güncel sosyolojik çalışmalar, sömürü, fırsatların belirli gruplarca tutulması, taklit ve uyum gibi mekanizmaların eşitsizlikleri kalıcılaştırabildiğini gösteriyor. :contentReference[oaicite:1]{index=1}
Toplumsal normlar bizi nasıl “alıştırır”?
Gündelik hayatın görünmez kuralları
Bir mahallede herkesin aynı saatte kepenk kapatması, bir okulda öğrencilerin öğretmen karşısında belirli bir beden dili kullanması veya bir işyerinde yöneticinin sözünün tartışmasız kabul edilmesi ilk bakışta doğal görünebilir. Oysa bunların her biri sosyal olarak öğrenilmiş davranışlardır.
İnsanlar normlara uymadığında çoğu zaman resmi bir ceza almaz. Bakışlar, sessizlik, alay, dışlanma veya “ayıp” gibi ifadeler yeterli olabilir. Böylece toplumsal düzen yalnızca yasalarla değil, insanların birbirlerini sürekli gözlemlemesiyle de yeniden üretilir.
Saha araştırmalarının gösterdiği önemli nokta
Kültür üzerine sosyolojik çalışmalar, kültürün insanlara dünyayı öngörülebilir kılan anlamlar ve ortak davranış kalıpları sunduğunu vurgular. Bu ortaklık hayatı kolaylaştırır; ancak aynı süreç, bazı grupların daha az değerli veya daha az yetkin görülmesini de kalıcılaştırabilir. :contentReference[oaicite:2]{index=2}
Cinsiyet rolleri: Neye alıştığımız neden önemlidir?
“Getting used to it” ifadesini cinsiyet üzerinden düşündüğümüzde konu daha görünür hale gelir. Örneğin bir evde yemek, temizlik ve bakım işlerinin sürekli kadın tarafından yapılması zamanla “zaten böyle” diye algılanabilir. Erkekten sürekli güçlü olması, duygularını göstermemesi veya risk almaktan çekinmemesi beklenebilir.
Oysa Dünya Sağlık Örgütü, toplumsal cinsiyet rollerini belirli bir kültürde kadınlar ve erkekler için uygun kabul edilen sosyal ve davranışsal normlar olarak tanımlıyor. Bu normların toplumdan topluma değiştiği ve zaman içinde dönüşebildiği belirtiliyor. :contentReference[oaicite:3]{index=3}
Burada kişisel deneyim ile toplumsal yapı birbirine bağlanır. Bir insan “Ben buna alıştım” derken aslında yıllarca tekrarlanan bir toplumsal beklentiyi anlatıyor olabilir. Araştırmalar da toplumsal cinsiyet ile güç ilişkilerinin gündelik etkileşimlerde birbirini yeniden üretebildiğini gösteriyor. :contentReference[oaicite:4]{index=4}
Kültürel pratikler ve güç ilişkileri
Alışkanlığın arkasındaki güç
Her alışkanlık eşit derecede masum değildir. Bir davranışın sürekli tekrarlanması, onun arkasındaki güç ilişkilerini görünmezleştirebilir. Örneğin bir toplantıda bazı insanların sürekli sözünün kesilmesine “toplantılar zaten böyledir” deniyorsa, burada yalnızca iletişim tarzından değil, statü ve otoritenin dağılımından söz etmek gerekir.
Benzer biçimde, işyerinde kadınların daha fazla bakım ve duygusal emek üstlenmesi, düşük gelirli çalışanların güvencesiz koşulları veya belirli kültürel grupların sürekli “uyum sağlaması gereken taraf” olarak görülmesi zamanla sıradanlaşabilir.
Güncel tartışma: Erkeklik normlarına alışmak
2026 tarihli güncel bir akademik derleme, erkeklik normlarının 70 ülkeden elde edilen anket verileriyle önemli ölçüde farklılaştığını ve bu normlara bağlılığın sağlık davranışları, meslek tercihleri, şiddet ve siyasi tutumlar gibi çeşitli sonuçlarla ilişkili olduğunu bildiriyor. :contentReference[oaicite:5]{index=5}
Bu bulgu “alışmak” kavramını yeniden düşündürüyor. Çünkü insan yalnızca çevresine alışmıyor; çevresinin kendisinden beklediği kimliğe de alışabiliyor. Fakat alışılmış olması, bu beklentinin doğal veya değişmez olduğu anlamına gelmiyor.
Toplumsal adalet açısından “alışmak”
Belki de en zor soru burada ortaya çıkıyor: İnsanlar adaletsizliğe alıştığında toplum ne kaybeder?
Bir eşitsizlik sürekli tekrarlandığında onu fark etmek zorlaşabilir. Gelir farkları, bakım emeğinin eşitsiz paylaşımı, eğitim olanaklarındaki farklılıklar veya cinsiyet temelli beklentiler gündelik hayatın sıradan parçaları haline gelebilir. Böylece eşitsizlik, olağanlık görüntüsü kazanır.
Üstelik eşitsizlikler tek bir eksende yaşanmaz. Toplumsal cinsiyet; sınıf, yaş, engellilik, etnik köken, coğrafi konum ve diğer toplumsal konumlarla kesişebilir. Güncel literatürde kesişimsellik olarak tartışılan bu yaklaşım, aynı toplumsal kuralın farklı insanlar üzerinde aynı sonucu yaratmayabileceğini gösterir. :contentReference[oaicite:6]{index=6}
Sonuç: Alıştığımız şeyleri yeniden görmek
“Getting used to it ne demek?” sorusunun sözlük karşılığı basit: “Ona alışmak.” Fakat sosyolojik karşılığı çok daha geniştir. Alışmak, bireyin çevresindeki dünyayla kurduğu ilişkinin; normların, kültürel pratiklerin, kurumların ve güç ilişkilerinin içinde şekillenmesidir.
Kendi hayatıma ve çevremdeki gündelik ilişkilere baktığımda en ilginç bulduğum şey, bir zamanlar garip gelen davranışların ne kadar hızlı sıradanlaşabildiği. Bence sosyolojik bakış tam burada başlıyor: “Buna neden alıştım?” sorusunu sormakta.
Siz hangi toplumsal davranışa veya kurala zamanla alıştığınızı fark ettiniz? Başlangıçta sizi rahatsız eden ama sonradan sıradanlaşan bir durum oldu mu? Hiç “alıştım” dediğiniz bir şeyin aslında bir eşitsizlik ya da güç ilişkisi içerdiğini sonradan düşündünüz mü? Kendi sosyolojik deneyiminizde “getting used to it” nasıl bir duyguya karşılık geliyor?